YENİ MİLİTARİZME DE ANTİ-MİLİTARİST OLMAK (2)

Ülkedeki sistem karşıtı muhalefet ki buna politik ekoloji yanlıları ve özgürlükçü sol ekolojistlerin de içinde olduğu KİD’deki bazı arkadaşlar da dahil. Türkiyede Devlete karşı jilet keskinliğindeki dili, kürt siyasi hareketine karşı aynı tavır içinde olamıyor. Şüphesiz bu anti-militarist bir duruşa ters düşüyor. Bu TC ile safdaş olma kaygısından, dahası direnişi olumsuzlayan bir konumda olma kaygısından kaynaklanıyor, ama özellikle Rojavada olanların özgürlükçü bir yönelim içinde kalmasını istiyorsak eleştiri konusunda çekingen olmamamız gerekiyor.

Buraya kadar ana konuya yani yeni militarizme de anti militarist olmak diyeceğim ve direniş neylerse güzel eyler gibi direniş güçlerini eleştiriden korunaklı kılan anlayışa yönelik itirazlarıma yaklaşmış olduk bundan sonraki kısımlar bunun üzerine.

Eski militarizm öznesi devletler olan bir topyekun ordu devlet olma anlayışıydı ve militarist seferberlikte kullanılan en önemli mitovasyon yahut seferberlik sağlayıcı ideoloji milliyetçilikti. Soğuk savaşın çökmesi ile birlikte devlet dışı bir çok aktör artık devletlerin temellerini yıkan güçlere dönüştü. Savaş Ağalığı denilen militer derebeylik sistemi yeni militarizmin temel aktörüne dönüşmüş durumda. Bu olguyu inceleyen Herfried Münkler küresel kapitalizmin yükselişinin başarısız devlet diye adlandırılan ve sömürge sonrası kurulan bir çok devletin çökmesine ve çeşitli rakip silahlı güçlere bölündüğü bir sürecin önünü açtığını yazar Yeni Savaşlar kitabında. Bunun neticesi ise savaşın eskisinden daha yıkıcı olduğu ve savaş ağalarının hiç bir insancıl hukuk ölçütüne uymayan pervazsız suçları oldu. Münkler Yeni Savaşların Öznesinin artık devlet değil milis güçleri olduğuna dikkat çeker ve bu milis güçlerinin de asıl olarak hakimiyeti altına aldığı yerlerdeki sivil insanlar olduğuna dikkat çeker.

“Siyasi kamuoyu tarafından uzun süre fark edilmediyse de, savaşın çehresi son on-yirmi yılda adım adım değişti: Soğuk Savaş senaryolarına bile büyük ölçüde damgasını vurmuş olan klasik devletler savaşı bir savaş modeli olarak artık miadını doldurmuşa benziyor; savaşların gerçek tekelleri olmaktan çıkan devletlerin yerini giderek devlet-benzeri aktörler, hatta kısmen özel aktörler –yerel savaş lordları, gerilla grupları, dünya çapında faaliyet gösteren paralı askerlik şirketlerinden uluslararası terör ağlarına kadar– aldı ve savaş, bu aktörler için verimli bir faaliyet alanı haline geldi. Hepsi olmasa da çoğu, savaşı kendi hesabına yürüten ve bunun için gereken gelirleri çok çeşitli biçim ve yöntemlerle sağlayan savaş girişimcileri: Bu girişimciler zenginlerden, devletlerden ya da göçmen cemaatlerinden maddi destek alıyorlar, kendi kontrollerindeki bölgelerde sondaj açma ve maden arama hakkını satışa sunuyorlar, uyuşturucu ve insan ticaretine giriyorlar ya da haraç ve fidye için şantaj yapıyorlar; üstüne üstlük mülteci kamplarının (ya da en azından bu kamplara ulaşım yollarının) kontrolünü de ellerinde bulundurduklarından, uluslararası örgütlerin yardımlarından da kâr sağlıyorlar. Fakat savaşan taraflar gerekli kaynaklara nasıl ulaşırlarsa ulaşsınlar, klasik devletler savaşından farklı olarak, savaş finansmanı bu savaşların yürütülmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Finans biçimlerinin değişmiş olması, yeni savaşların ufukta herhangi bir son görünmeden genellikle onlarca yıl sürmesine de yol açıyor.”[1]

Münkler önemli bir olgunun daha altını çiziyor savaşın asli kurbanları artık sivil halk.

“20. Yüzyıl başına kadar savaşlarda ölenlerin ve yaralananların yaklaşık %90’ı devletler hukukundaki asker tanımına uyan askerlerdi. 20 yüzyıl sonundaki yeni savaşların kurban bilançosu tam tersine dönmüştür: Ölen ya da yaralananların yüzde sekseni sivil halk, geri kalan yüzde 20’si ise çatışmalarda ölen çatışmalarda yer alan askerlerdir. Bilançonun tersine dönmesi, devletler arasındaki savaş azalırken toplum içi ve uluslarötesi savaşların artması ile açıklanabilir elbette. Ama bu yeterli bir açıklama değildir. Asıl neden yeni savaşlarda şiddetin silahlı düşmandan ziyade sivil halka yönetilmesidir; amaç sivil halkı-bir nüfus grubunun fiziksel olarak tamamen yok edilmesi ne kadar varabilen “etnik temizlikler”lerle ile bir bölgeyi terk etmeye ya da silahlı grupları sürekli olarak destekleme ve ihtiyaçlarını karşılamaya zorlamaktır. Özellikle sonuncusu yeni savaşlar için çok tipiktir, bu yüzden iş hayatı ile şiddetin sınırları muğlaklaşır…Katliamda, muharebede olduğu gibi silahlı ve direnebilen bir rakibe, siyasi iradeyi dayatmak için boyun eğdirilmez; silahsız, bu nedenle de direnemeyen ya sivil halkın askerlere her bakımdan boyun eğmesi için aşırı bir şiddet uygulamasıyla sindirilmesi amaçlanır. Soygun ve Talan ekonomisi geniş çapta örgütlenmiş korkuya dayanır. Neredeyse tüm yeni savaşlar silahlıların Silahsızlara karşı yarattığı ve örgütlediği korku ile yönetilir. Bu da silahlı grupların büyük ölçüde disiplinsizleşmesine yol açar. Askerler Savaş hukukunun ya da herhangi bir Askeri Ceza hukukunun tanımayan yağmacılara dönüşürler.”[2]

PKK VE PYD’de Yeni Militarist Örgütlenmeler

Burada anlatılan olguların önemli bir bölümü Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir zaman PKK eli ile uygulandı. PKK bu anlamda Yeni Militarizmin bizim ülkemizdeki örneği oldu. Münklerin eksik bıraktığı ise şu. Yeni Savaşlar babında anlattıklarını devletlerin de sivil halka yaptığıdır.  PKK İle yaşanan savaş esnasında Türk devleti sivşil halka yönelik PKK’den çok daha büyük baskılar kurdu, binlerce sivilin ölümünde birincil derece de sorumlu oldu. Son olarak Hendekler olgusu temelinde yapılanlar katliam denecek cinstendi. Katliamlar, kölelik, yağma vb TSK müttefiki gruplarca halihazırda Kuzey Suriyede her gün yaşanıyor, katliamlar, sivil halka dönük sistematik şiddet IŞİD eli ile öncesindeyse ÖSO eli gerçekleşti basılan bir çok köyde Aleviler acımasızca katledildi. Bu anlamda özellikle Suriye yeni savaşlar babında adeta bir labaratuvara dönüştü. Etnik arındırma politikası iç savaştaki aktörlerin tümünce uygulandı.

Bu tür suçlamalar İnsan Hakları Gözlem evi gibi belli başlı İnsan Hakları örgütlerince de PYD/YPG özelinde raporlanmış bir durumda. Ha keza işkence, çocuk asker gibi suçlamalar da yerel olarak özellikle Arap Aşiretler tarafından bildiriliyor ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından da raporlanıyor.

“Halk Savunma Birlikleri (YPG), Suriye hükümet güçleri tarafından boşaltılan toprakların kontrolünü üstlenen Kürt topluluklarının ve kantonlarının en önemli milisleriydi. YPG başlangıçta neredeyse tamamen etnik Kürt’tü, daha sonra kendini açtı ve giderek diğer etnik kökenlerden (Araplar, Türkmenler) vatandaşları ve uluslararası gönüllüleri işe aldı. Suriye İç Savaşı sırasında YPG üyeleri Kürt, Arap ve Türkmen topluluklarına yönelik insan hakları ihlalleriyle suçlandı. İddialar arasında şüpheli kişilerin kaçırılması, işkence, etnik temizlik ve sınır dışı etme yer alıyor. Mayıs 2015’te yerel kaynaklar, YPG’yi Abo Shakhat köyünde iki çocuk, beş kadın ve bir eczacı da dahil olmak üzere 20 sivili öldürmek ve Tel Tamer ve Ras al- Ayn’daki birkaç köyü yıkmakla suçlandı.”[3]

Uluslarası Af Örgütü tarafından 2015 yılında hazırlanan rapor ise etnik temizlik suçlamalarında bulunuyordu. Ancak yerel ve tarafsız gözlemcilerce bu rapora itirazlar yapıldı, bir çok vakanın abartılı olduğu bildirildi. PYD yönetimi de yaptıkları iç soruşturma neticesi özellikle çocuk kaçırma vakaları ile ilgili disipilinsizlik gösteren komutanların görevden alınıp cezalandırıldığını bildirdi. Saflarındaki çocuk yaştaki askerleri terhis etti. İnsan hakları kuruluşlarından askeri birimlerine insan hakları eğitimi verilmesini talep etti ve bu tür eğitimler de aldı. Nitekim 2017’de BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, komisyonun YPG veya SDG güçlerinin “Arap topluluklarını etnik köken temelinde hedef aldığına veya YPG kanton yetkililerinin sistematik olarak belirli bir etnik gruba yönelik ihlalleri yoluyla kontrolleri altındaki bölgelerin demografik bileşim düzeni değiştirmeye çalıştığına” dair iddiaları doğrulayacak “hiçbir kanıt bulamadığını” belirten bir rapor yayınladı.[4]

Ancak özellikle muhalEfete yönelik ağır baskı suçlaması sadece İnsan Hakları İzleme örgütü gibi bu konuda Af Örgütüne oranla daha özenli çalışan ve elinde sağlam kanıtlar olmadan suçlamalarda bulunmayan ve bu bağlamda raporlarına güven duyacağımız kuruluşların yanın da, bölgede faaliyet yürüten Anarşistler tarafından da rapor ediliyor.[5]

22 Eylül 2016’da bölge güvenlik güçleri, Rudaw’ın Irak Kürdistanı’ndan gelen gazetecisi Rengin Shero’nun Cezire kantonunda ailesini ziyaret etmesine engel oldu. Rengin, güçleri hamile olduğunu bilmelerine rağmen kıyafetlerini yırtmak ve kendisine şiddet uygulamakla suçladı.[6]

30 Eylül 2018’de Süryani yazar Süleyman Yussef, siyasi görüşlerinden dolayı Sutoro tarafından Kamışlı’da tutuklandı. Yussef, Özyönetim’in Asur okullarını kapatması hakkında eleştirel bir şekilde haber yapmaya devam eden az sayıdaki Süryani yazardan biriydi. Bu hedeflenen okullarda eğitim müdürü olarak görev yapan bir diğer önde gelen Asur toplumu şahsı Isa Rashid, Sutoro Polisi tarafından evinin önünde ciddi bir şekilde dövüldü. Yussef, Asur cemaatinin yoğun baskısının ardından birkaç gün sonra serbest bırakıldı.[7]

Suriye’de KUK tarafından temsil edilen ve PYD yönetimine karşı olan Kürt muhalefet partileri, uzun süredir otoriterlikten, ağır siyasi zulümden ve ağır insan hakları ihlallerinden şikayet ediyor. Batılı ülkeleri, PYD’nin kontrolleri altındaki bölgelerde Kürtlere ve diğer gruplara yönelik insan hakları ihlallerini sistematik olarak görmezden gelmekle suçluyorlar. Bahsedilen örnekler; etnik temizlik, siyasi muhaliflerin keyfi olarak tutuklanması ve kaçırılması, PYD’ye zorunlu askerlik, işkence veya işkence ve infaz tehdidi ve Kürt muhalifleri sürgüne zorlamak. KNC ayrıca düzinelerce üyesinin herhangi bir zamanda PYD tarafından keyfi olarak gözaltına alındığını da iddia ediyor. [8]

Kürd Anarşistler de Rojava Yönetimini Eleştiriyor

Bu eleştirilerin benzeri Rojava Üzerine destekleyici kitap çalışmaları ile bilinen Kürt Anarşist Zaher Baher tarafından da yönelitiliyor. Barzaninin Rojava’daki devrimci yönelime dönük tam anlamı ile alçakça ve Erdoğanla işbirliği temelindeki ihanetlerine rağmen muhalefete baskı yapmayı eleştiriyor.

“Hiç şüphe yok ki, başkalarıyla savaş halinde olan, silahlarla iktidar mücadelesi veren insanlar, insan haklarını ihlal eden ve suistimal eden bir ortam yaratmakta ve bunlar normal uygulamalar haline gelebilmektedir. Bu uygulamalar genellikle muhalefet örgütlerinde iktidar için mücadele eden herkese veya sadece farklılıkları olan birine karşı da kullanılır. Bu koşullar altında, yukarıdaki suçlamaların çoğu şüpheden kesinliğe taşınabilir. Tarih bunu kanıtlamıştır… Rojava’da durum ne olursa olsun, oradaki insanlar söz sahibi olmalı, farklılıklarını ortaya koymalarına izin verilmeli ve gerek bireysel gerekse siyasi bir eylemin parçası olarak eleştirme, protesto ve kendi gösterilerini düzenleme konusunda tam haklara sahip olmalıdır. organizasyon. Ayrıca Arapları köylerinden uzaklaştırmanın da bir mazereti olamaz. Esad ve eski Irak hükümetinin hem Suriye’de hem de Irak’ta Kürt halkına karşı uyguladığı politikanın aynısını tekrarlamaktan kaçınmalılar. PYD ve YPG, HRW’yi düşman olarak değil, koruyucu olarak görmelidir. Onları durdurarak veya en azından insan hakları ihlallerini veya ihlallerini dikkatlerine sunarak itibarlarını korumak için orada olduğunu görmelidirler. Bu korkunç sorunu çözebilmeleri için HRW’yi suistimalleri ve istismarcıları kaydetmeye teşvik etmelidirler. PYD, KBY ve bölgedeki diğer güçlerle uzlaşmak yerine Rojava’daki muhalefetle uzlaşmalı. PYD onlara zulmetmek yerine haklarını kullanmalarına izin vermeli, yasaklamamalı ve onları KBY’ye, Türkiye’ye ya da herhangi bir bölgesel hükümete yakınlaşmaya zorlamamalı. Muhalefeti yok saymak ve ötekileştirmek PYD, PKK ve YPG için pek çok soruna yol açacaktır.”[9]

Rojavanın Anarşist Eleştirisi bu yazının konusu değil. Burada yeni militrizm temelinde Suriyede ve özellikle de Ortadoğuda pek alışık olmadığımız biçimde açık, demokratik olma niyetleri de taşıyan, savaş suçları konusunda Suriye İç Savaşındaki diğer aktörlerden daha hassas olan PYD’nin bile umutları solduracak şeyler yapabildiğini göstererek savaş ve militarizmle özgürlüğün yan yana gelebilmesinin bazı istisnalar hariç zor olduğunu göstermek istiyorum. Ama en önemlisi ülkedeki sistem karşıtı muhalefetin ki buna politik ekoloji yanlıları ve özgürlükçü sol ekolojistlerin de içinde olduğu KİD’deki bazı arkadaşların TC’ye karşı jilet keskinliğindeki dilin kürt siyasi hareketine karşı aynı tavır içinde olmaması anti-militarist bir duruşla ters düşüyor. Bu TC ile safdaş olma kaygısından, dahası direnişi olumsuzlayan bir konumda olma kaygısından kaynaklanıyor ama özellikle Rojavada olanların özgürlükçü bir yönelim içinde kalmasını istiyorsak eleştiri konusunda çekingen olmamamız gerekiyor.


[1] Herfried Münkler-Yeni Savaşlar, çev.Zehra Aksu Yılmazer,İletişim Yayınları,İstanbul-2010, s12

[2] Age,s:31-32

[3] Human rights in the AANES (Autonomous Administration of North and East Syria) https://en.wikipedia.org/wiki/Human_rights_in_the_AANES#Syrian_Democratic_Forces

[4] Wikipedia, Adı geçen makale (agm)

[5] Anti War, Anonymous, The Grim Reality of the Rojava Revolution From An Anarchist Eyewitness https://usa.anarchistlibraries.net/library/anti-war-the-grim-reality-of-the-rojava-revolution

[6] agm

[7] agm

[8] agm

[9]  Zaher Baher- Our Attitude Towards Rojava Must Be Critical Solidarity                               https://usa.anarchistlibraries.net/library/zaher-baher-our-attitude-towards-rojava-must-be-critical-solidarity

Zeen is a next generation WordPress theme. It’s powerful, beautifully designed and comes with everything you need to engage your visitors and increase conversions.

Foto Galeri

Daha Fazla İçerik
KUŞ CENNETİNE BÜYÜK TEHDİT: SUYU KİRLİ ÇIKTI
%d blogcu bunu beğendi: