özkan gözel varlığın unutulmasıyla ekolojik kriz arasında bağ olduğu düşüncesinde

İNSAN VARLIĞI UNUTTUKÇA TANRILIK SANISINA KAPILDI

Batılı ya da batılılaşmış insan, varolan çoklusu içerisinde oyalanmaya dalmak suretiyle varlıkla irtibatını unuttu, varlığı varolanların salt bir yekûnu gibi algılar oldu.  Bunu nereden anlıyoruz? Bunu mesela bu insanın varlığın bir görünümü diyebileceğimiz doğa üzerinde tahakküm tesis etme çabalarına bakarak anlıyoruz. İnsan kendini varolanların merkezine, üstelik diğer varolanlar üzerinde tahakküm kurucu bir unsur olarak yerleştirmek suretiyle varlıkla asli bağını ve varlıkta tutuğu yeri unuttu. Ben buna kendi hesabıma insanın yaratılmışlar arasında bir yaratılmış olduğunu unutması ve sonuçta yeryüzünde tanrılık vehmine kapılması diye anlıyorum.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Özkan Gözel Heidegger, Levinas gibi filozoflar ile ilişkili çalışmaları ile bilinse de, esas olarak fenemonoloji ile tasavvuf ekseninde kurduğu bağlantılar ile özgün bir konum üstlenmiş durumda. Ekoloji felsefesine de esas olarak Fenemonolojiden ve tasavvuf ekseninde bakıyor bu söyleşide. Gözel İnsanın Varlığın egemeni olma anlayışının yani insan merkezcilik olgusunun ekolojik sorunların kökeninde yatan en önemli şey olduğu düşüncesinde ve bu anlamda dekartçı özne kavrayışının sorunların ana kaynağı olduğuna dikkat çekiyor. “Batı metafiziği tarihinde, bilhassa da modernlik dediğimiz evrede insan varlığa bu aidiyetini, dolayısıyla bağlılığını, onunla asli irtibatını unuttu. Dahası; insan, yani diyebiliriz ki batılı ya da batılılaşmış insan, varolan çoklusu içerisinde oyalanmaya dalmak suretiyle varlıkla irtibatını unuttu, varlığı varolanların salt bir yekûnu gibi algılar oldu.” Diyerek Heideggerin Varlık ve Zaman kitabına göndermede bulunuyor. Bu anlamda varlık ve varoluş meselesi ile ekolojik kriz arasındaki bağa dikkat çekmiş oluyor. Doğa Üzerinde egemenlik tesis etme ile varlığı unutmak arasındaki paralleliği de netleştirmiş oluyor. Bu söyleşi çok keyifli oldu, Özkan Gözel zihnimizi açacak önemli saptamalar yaptı ve ekolojik krizin salt bir sistem değişimi ile değil aynı zamanda insanın evrendeki yeri üzerine düşünme ve bu düşünmenin verdiği davranma şeklinde de değişime gidilirse aşılacağını da ortaya koymuş oldu. Sözü daha çok uzatmadan okurları Özkan “hoca” ile başbaşa bırakalım.

Felsefe ekolojik sorunlar bakımından neden önemli, felsefe bize doğayla ilişkimiz açısından ne sunar?

Felsefe ve hele metafizik temellere ilişkin sorular sorarak temel soruları keşfeder ve sorunsallaştırır ve bu surette bu sorulara veya sorunlara mümkün ve makul cevaplar arar. Temel soruları sormaya çalışmak ve soruların temellerle bağlantısını kurmak felsefenin, hususen de metafiziğin işidir. Bu bakımdan, bugün eğer ekolojik sorunların temelli sorunlar olduğunu düşünüyorsak, bu sorunların felsefi bir çerçeveye oturtularak ele alınma zarureti var demektir. İnsan kuşkusuz sırf kendi halinde ve yalıtık olarak var olmaz ama doğal bir bağlam veya çerçeve içinde var olur ki buna kısaca “çevre” diyebiliriz. İnsanın doğal bağlamı veya çerçevesi olarak çevreyle ilişkilerinde bazı temel arızalar veya nakısalar ortaya çıkmışsa, felsefenin buna bigâne kalması düşünülemez, zira felsefe insana ilişkin olan hiçbir soruna yabancı değildir veya olmamalıdır.  

Bizlerin insanoğlu olarak yeryüzünün enikonu konukları, burada ikametin de olsa olsa geçici olduğunu hatırlamamız gerekiyor diyorum. Yeryüzünde misafiriz, varoluşumuz seferde olmak, bunu iyice anlamamız gerekiyor yani burada bulunuşun ahlakına sahip olmamız gerekiyor.

Varlık kavramından başlayalım varlık ile ekolojik kriz arasında ne tür bir bağdan söz edilebilir,  varlığı unutmanın bu krizle bir bağı var mı? Buna ek olarak Heidegger’in meskûn olmak kavramı ekseninde düşünürsek modern insan bu dünyanın bir sakini olma özelliğine haiz mi?

Heidegger Almanca “Es gibt” ifadesine göndermeyle varlığın vericiliğinden söz eder. Ben bundan biraz farklı olarak varlığın ve bu arada özvarlığımızın bize verilmişliğinden yani bahşedilmişliğinden söz edebileceğimizi düşünüyorum. Bu bakımdan varolanlar olarak biz varlığa aidiz, dolayısıyla onun bir parçasıyız; özvarlığımız bize sunulmuş, bahşedilmiş bir şey. Oysa Batı metafiziği tarihinde, bilhassa da modernlik dediğimiz evrede insan varlığa bu aidiyetini, dolayısıyla bağlılığını, onunla asli irtibatını unuttu. Dahası; insan, yani diyebiliriz ki batılı ya da batılılaşmış insan, varolan çoklusu içerisinde oyalanmaya dalmak suretiyle varlıkla irtibatını unuttu, varlığı varolanların salt bir yekûnu gibi algılar oldu.  Bunu nereden anlıyoruz? Bunu mesela bu insanın varlığın bir görünümü diyebileceğimiz doğa üzerinde tahakküm tesis etme çabalarına bakarak anlıyoruz. İnsan kendini varolanların merkezine, üstelik diğer varolanlar üzerinde tahakküm kurucu bir unsur olarak yerleştirmek suretiyle varlıkla asli bağını ve varlıkta tutuğu yeri unuttu. Ben buna kendi hesabıma insanın yaratılmışlar arasında bir yaratılmış olduğunu unutması ve sonuçta yeryüzünde tanrılık vehmine kapılması diye anlıyorum. İnsanın kendinde bir özerklik ve bir güç vehmederek diğer varolanlar üzerinde rablik taslaması da diyebiliriz buna. İnsan özne olarak yani “altta yatan asıl unsur” olarak kendini merkeze ve üste yerleştirince, bundan doğa da nasibine düşeni aldı. Sonuç olarak ben, “varlığın unutulması” hadisesiyle ekolojik kriz olarak da açığa çıkan ama daha temelde modern insanın insanlık krizi olarak kendini duyuran şey arasında doğrudan bir irtibat olduğunu düşünüyorum. İnsan, gerçekte, yeryüzünde meskûn yani burada ikamet eden bir varolan.

mikalenjelo ademin yaratılış
Tanrının Yarattığı Tanrı İnsan mı?

Varlığı unutmak, aynı zamanda yeryüzünde bulunuşun ethosunu ya da etiğini, ahlakını unutmak demek. Öyle sanıyorum ki böyle bir etikten ya da ahlaktan mahrum bulunuyoruz bugün. Bunun da az önce bahsettiğim vehimle yani diğer varolanlar üzerinde rableşme temayülüyle, bu demektir ki ölümlülüğünü dolayısıyla –Heidegger böyle demese de– “yaratılmışlığını unutma” ile asli bir irtibatı var hiç kuşkusuz. Yaşadığımız kriz dünyada bulunuşa dair bir anlam ve anlamlandırma krizi esasında; bu da, insanın varlığın sesine sağırlaşması ile sıkı sıkıya irtibatlı. Yaratılmışlık dedik. Başlangıcına ve sonuna hâkim olmayan insanı ben “yaratılmış” olarak anlıyorum. İnsan hakikatte yeryüzüne bir süreliğine konulmuş bir varolan. Yeryüzüne “bir süreliğine konulmuş olmak” da “konukluğu” akla getiriyor yani geçici ikameti.

Heidegger: “Çağımızda, Daha da Düşündürücü Olan Bizim Hâlâ Düşünmüyor Oluşumuzdur.”

Heidegger Dasein’ın yeryüzüne “fırlatılmışlık”ından bahsediyor, dolayısıyla da onun burada ikametinden söz açıyor ama ölümlülüğe onca vurgu yapan Alman filozof nedense bu ikametin gelip geçiciliğine pek vurgu yapmıyor. Ben bu ikametin muvakkat karakterine bakarak onu hakikatte “konukluk” olarak adlandırma taraftarıyım. Yine yeryüzüne konup oradan göçücü olan özneyi de “göçebe” olarak niteleme taraftarıyım. Meseleye böyle bakarsak sahip olduğumuz şeylerin bizim ihtimam ve gözetimimize verilmiş olan şeyler olduğunu düşünmeye başlarız. Özneler olarak biz dünyaya kazık çakıcı değiliz. Yine, böyle bakınca, bize verilen doğayı ya da çevreyi tahakkümümüze konu şeyler olarak değil de, bize “emaneten ve ariyeten verilmiş” şeyler olarak anlamanın yolu açılıyor diye düşünüyorum. Bu dünyanın sakini isek bile, burada geçici olarak sakiniz, esasında ise buradan göçücüyüz. Buradan yola çıkarak yeryüzünde bulunuşun nomadolojik yani göçebe-bilimsel anlamına ilişkin bir etik ya da ahlak çıkabilir mi, durup düşünmek lazım. Aslında insan olarak biz ne başlangıcımıza sahibiz, ne de sonumuza yani ne doğmak ne de ölmek temelde bizim tercihimize bağlı. Varolma koşulumuz hakikatte “yaratılmışlık koşulu” olarak kendini gösteriyor. İnsanın kendi türdeşlerine veya doğaya dair kontrolsüz güç istencini bu koşula dair bir şuur ya da duyarlık dengeleyebilir diye düşünüyorum. Sartre’ın insana dair tarifini hatırlamak burada önemli olabilir. “Tanrılaşma yönünde beyhude çaba” diyor Fransız filozof (modern) insanın durumu söz konusu olduğunda. Bu beyhude çabada kendimizi ve çevremizi yıpratmaktan uzak durmak için bizlerin insanoğlu olarak yeryüzünün enikonu konukları, burada ikametin de olsa olsa geçici olduğunu hatırlamamız gerekiyor diyorum. Yeryüzünde misafiriz, varoluşumuz seferde olmak, bunu iyice anlamamız gerekiyor yani burada bulunuşun ahlakına sahip olmamız gerekiyor.

Modernlikle ve bilhassa da Descartes’la birlikte insan, yine Heidegger’in tabiriyle, varolanların bağlantı noktası ya da merkezi haline gelmiştir; insan “altta-yatan” anlamında “süje” haline gelmiştir. Bu durumda da doğa ya da çevre işbu insanın güç istencini tatbik edebileceği bir “obje”ye yani “karşıda-duran” bir şeye, bir “nesne”ye dönüşmüştür.

Ekoloji düşüncesinde insan kavramı öne çıkıyor, çünkü insanın varlığın merkezi olması neticesi varlık insan için Heideggerci bir ifade ile “el altında” bulunan bir varlık olarak dünyanın kendisi canlı hayat insan için oluyor buna yönelik itiraz ekoloji düşüncesinin temelini oluşturuyor. Burada da Descartes öne çıkıyor, bu noktada içerden bilmek, katılmacı bir düşünce üreterek insanın bir mütehakkim olmaktan çıkması mümkün mü, Descartes’ın alternatifi fenomonoloji olabilir mi? Bu noktada nasıl bir felsefe sorusu gündeme geliyor, evet nasıl bir felsefe gerek bize?

İnsan, Heidegger’in tabiriyle, varlığın, dolayısıyla varolanın çobanıdır yani onu gözetir, korur yani ona emaneten nezaret eder; yoksa hakikatte onun efendisi ya da sahibi değildir hiçbir biçimde. İnsan haddizatında lord, senyör veya rab değildir, varolan üzerinde hiçbir biçimde mutlak bir tasarrufa sahip değildir. İnsan, evet, layüsel bir yeryüzü tanrısı değildir ama varolan ona “emaneten” sunulmuştur ki bu husus bilhassa vurgulanmalıdır. İnsan varlığa nezaret eder, kendisine musahhar kılınmış olan varolandan sorumludur. Onun varolanı tasarrufu bu kayıt altında gerçekleşebilir ancak. Fenomenoloji dediniz. İnsanın varlıkla ilişkisi karşılıklı bir bağlılaşımı varsayacak tarzda yine karşılıklı bir aidiyettir; bu demektir ki insan –gerçeklikte öyle olmasa da hakikatte– varlığa ait olarak onun emanetçisi durumundadır; buna mukabil varlık da insanla ve insandan itibaren anlamını kazanması anlamında insana aittir. İnsan varolanın üzerinde bir efendi olduğunu vehmettikçe, varlıktan kopar ki bu durum bir tuğyan, bir istiğna, bir azgınlık halini doğurur. Modernliğin son ucunda bugün olan belki de tam olarak budur. Modernliğin ya da kapitalizmin bu süreci zaman içinde göze batar hale soktuğundan bahsetmek gerekir burada. Modernlikle ve bilhassa da Descartes’la birlikte insan, yine Heidegger’in tabiriyle, varolanların bağlantı noktası ya da merkezi haline gelmiştir; insan “altta-yatan” anlamında “süje” haline gelmiştir. Bu durumda da doğa ya da çevre işbu insanın güç istencini tatbik edebileceği bir “obje”ye yani “karşıda-duran” bir şeye, bir “nesne”ye dönüşmüştür. Giderek tekno-bilim marifetiyle doğa, nesneliğin de ötesinde, “Bestant”ta yani “işletime amade bir kaynağa” dönüşmüştür. Sözgelimi orman varlığın bir tecelligahı olmaktan çıkmış ama bir kereste deposu olarak algılanır olmuştur. Hakeza dağ da varlığın bir mazharı olmaktan çıkmış salt maden yatağı muamelesi görür olmuştur. Bu süreç modernlik dediğimiz son üç yüz dört yüz yıllık evrede belirginlik kazanmıştır.

Asıl vahimi, doğa bir yana, insanın kendisi işletime matuf bir nesneye, bir araca dönüşmüştür. Akıl, varlıkla bağı gözetir bir yeti olmaktan uzakta, teknik ve araçsal bir forma girmiştir. Varlığı unutan insan tabiatıyla kendini de unutmuştur. Batı ya da batı metafiziği kaynaklı bu süreç bugün bütün dünyayı etkisi altına almış bulunmaktadır. Bize köklü bir zihniyet dönüşümü gerekli hâlihazırda, bunu bilebiliyoruz ama bunun nasıl olacağı noktasında o kadar net değiliz. Bu noktada, kanaatimce, ekolojik krize dair farkındalık, halihazırdaki genel insanlık durumundaki krize dair farkındalık ile birlikte gitmelidir. Fikrimce yeryüzünde bulunuşun nasılına kafa yorarken, işbu bulunuşun anlamını ya da felsefesini daha bir derinlemesine ve şümullü bir şekilde araştırma ve soruşturma konusu yapmalıyız. Yani ekolojik sorunların asıl bakımından ekolojik sorunlardan ibaret olmadığını fark etmeli ve krizin daha derinde yattığını göz önünde bulunmalıyız. Bugün yeryüzünde bulunuşun bizzat anlamı yeniden tarife muhtaç hale gelmiştir. Ekolojik duyarlık, insana dair derin bir düşünümü gerektirmektedir bugün. İnsan nedir ya da kimdir sorusunu yeniden merkeze almadan, diğer soruların hakkını veremeyiz gibi geliyor bana.

Modernlik Batı’da ortaya çıktı ve oradan dünyanın geri kalanına yayıldı. Bu bakımdan, pre-modern bir konumu benimseme mecburiyetinde olmadan, varlıkla ilişkimizi yenilemeye ya da tazelemeye ihtiyacımız var bizim. Bizi kuşatan tekno-hayatı hikmetle eleştirmeye yani elekten geçirme ihtiyacımız var.

Batı düşüncesinde iki gelenekten söz edilebilir gibi geliyor Aristo ve Platon. Aristo büyük ölçüde seküler bir aklın temsili olarak modern akıl düşüncesinde bir düğüm noktası gibi. Akıl Aristo ile sınırlarını kaybetti diyebilir miyiz ve Platondaki hikmet arayışı içeren aklın dışlanması ile teknolojinin merkezileşmesi arasında bir bağlantı var mı?

Aristo Platon’un talebesidir. Onlar arasındaki türlü ihtilafa rağmen iki gelenek yerine tek bir gelenekten ve onun çatallanmasından bahsetmek belki daha doğru. Enikonu Grek meşrep tek bir gelenek var ortada. Belki asıl yapılması gereken bu geleneğin düşünülmemiş olarak bıraktığı ya da yeterince düşünmediği hususlara yönelmek. Felsefe, “hikmet sevgisi” demek malumunuz. Hikmet de Grek orijinli olmak zorunda değil her zaman ve her koşulda. Başka geleneklerin ve bu arada kendi geleneğimizin insan-insan ve/veya insan-doğa ilişkilerine, bu ilişkilere içkin hikmete dikkat kesilebiliriz söz gelimi. Modernlik Batı’da ortaya çıktı ve oradan dünyanın geri kalanına yayıldı. Bu bakımdan, pre-modern bir konumu benimseme mecburiyetinde olmadan, varlıkla ilişkimizi yenilemeye ya da tazelemeye ihtiyacımız var bizim. Bizi kuşatan tekno-hayatı hikmetle eleştirmeye yani elekten geçirme ihtiyacımız var. Aslında, modernleşme tarzında değil ama zihinlerimizden başlayarak hayatımızı dönüştürmeye ihtiyacımız var. Teknoloji ile iç içe geçmiş bu ileri modernlik durumunu yeni baştan sorgulamaya ve yeni perspektif ve konumlar edinmeye ihtiyaç var. Bu noktada, Batı dışı ya da Grek dışı gelenek ve tecrübelere, söz gelimi insan ve doğa tasavvurlarına alıcı gözle bakma zarureti söz konusu.         

Haddizatında mekânı başkasından itibaren anlayan ve anlamlandıran Levinasçı yaklaşım, çevreyi de başkasının korunması ve gözetilmesi gereken ortamı olarak mülahaza edebilir. Ama Levinas’ta ekolojik meseleler doğrudan doğruya ve kendisi için ele alınmaz hiçbir şekilde.

ötekinin filozofu emanuel levinas
Ötekinin Filozofu Emanuel Levinas

Ekoloji meselesi eninde sonunda bize bir sorumluluk ahlakı addediyor bu anlamda Levinas etiği bize bu konuda ne verebilir?

Levinas yüz yüze ilişki olarak etiği ve sonuçta da insanın diğer insanla olan ilişkisinde bilinci değil de sorumluluğu merkeze alır. Sonuçta her şeyi insan insana ilişki anlamında etikten itibaren ve etiğe göre konumlandırarak anlar. Yüz insana mahsustur; bu bakımdan Yahudi filozof şeylere veya doğaya bir yüz atfetmez. Eşyaya ve doğaya karşı sorumluluktan bahsetmez. Levinas’tan hareketle bir çevre etiği geliştirmek zordur. Bununla birlikte, onun insanın tarifinde sorumluluğu merkeze alan tavrından öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Sonuçta, diğer insanlara karşı kendini sorumlu bulan ve bunun gereğine göre davranan insan, ortak çevreye karşı da kendini sorumlu hissedecektir. İnsan insana ilişkiler hal yoluna girdiğinde, diğer sorunlar da hal yoluna girecektir. İnsanlar arasında dayanışma duygusunun gelişmesi ekolojik hassasiyeti beraberinde getirecektir. Haddizatında mekânı başkasından itibaren anlayan ve anlamlandıran Levinasçı yaklaşım, çevreyi de başkasının korunması ve gözetilmesi gereken ortamı olarak mülahaza edebilir. Ama Levinas’ta ekolojik meseleler doğrudan doğruya ve kendisi için ele alınmaz hiçbir şekilde. Ben kendi payıma yeryüzüne konulmuş varolanlar olarak bizlerin, biz insanların burada konuklar olduğumuzu düşünüyorum ki bunu az önce söylemiştim. Fazladan olarak şunu da söyleyebilirim ki yeryüzünün konukları olan bizler burada “bir birimize komşuyuz” aynı zamanda.  “Komşular” karşılıklı olarak ve/veya yan yana konmuş, dolayısıyla konumdaş olmuş kimseler demektir; ama aynı zamanda birbiriyle “konuşan”, konuşarak ortak konulara varan kimseler demektir.

Gri Kurt
Levinasçı Bir Bakışla Hayvanın Yüzden Yoksun Olması Sorumluluğu Kaldırır mı?

Komşuluk hukukuna riayet, dayanışmanın bir gereği olarak, en insani özelliklerden biri olsa gerektir ki yeryüzünde herkes haddizatında birbiriyle komşu olmak durumundadır. Öyle ki, bu da, birlikte-konulmuş olduğumuz yeryüzüne, şu ortak mekâna karşı duyarlılığı gerektirir. Demek istemem o ki komşuluk hukukuna riayetten, komşuya karşı sorumluluktan hareketle yeryüzünde bulunuşun nasılına veya ahlakına dair esaslı bir şeyler söylemek mümkündür. Ama Levinas bunlardan doğrudan doğruya bahsetmez, insan insana ilişki ile sınırlandırılmıştır bir nevi onun felsefesi.

Felsefe hakikatli olmak istiyorsa, gerçekliği göz önünde bulundurmalı ama onun dahi ötesinde veya berisinde hakikati aramalıdır. Hakikat arayışı razı olunmayan gerçekliğin dönüştürülmesine hizmet ediyorsa, asıl o zaman anlamlıdır. Son olarak hakikatin gerçeklikle örtüşme zorunluluğu yoktur.

Sizin hakikat meselesini dert edindiğinizi biliyoruz, hakikat arayışına dayanan bir felsefe bize ne kazandıracak? Bu mesele neden önemli?

Hakikat duygusu bize gerçekliğin ya da realitenin mutlak olmadığı, ama her şeyin gerçektekinden başka türlü de olabileceği hissiyatını verir. Gerçeklik “mevcut durum” demekse, hakikat belki de kendisine yönelmemiz ve kendisiyle yönlenmemiz gereken şeydir, kutup yıldızı gibi ya da belki de ideal bir nokta gibi. Hakikatten hareketle gerçekliği muaheze edebilir ve sonuçta onu doğrultma yolun girebiliriz. Hakikat Türkçede “Hakk” ile bağlantılıdır ve gerçek olana ya da olgusal ya da görgül olana aşkın, müteal bir vaziyeti varsayar. Gerçeklik “olan” ise, hakikat “olması gereken”i ifade eder diyebiliriz bir anlamda. Bu bakımdan felsefeyi biz bilimde olduğu gibi “olan”ın bir tasvirinden ziyade “hakikat arayışı” olarak vasıflandırabiliriz ki bu anlamda felsefe “olması gereken” adına veya uğruna “mevcut durum” olarak gerçekliği eleştirerek işe başlar. Felsefe hakikatli olmak istiyorsa, gerçekliği göz önünde bulundurmalı ama onun dahi ötesinde veya berisinde hakikati aramalıdır. Hakikat arayışı razı olunmayan gerçekliğin dönüştürülmesine hizmet ediyorsa, asıl o zaman anlamlıdır. Son olarak hakikatin gerçeklikle örtüşme zorunluluğu yoktur. Öyle sanıyorum ki mevcut durumun reddi ya da eleştirisi uğruna hakikati var saymalıyız, hatta hakikat diye bir şey hiç yoksa bile. Öte yandan, hakikatin uhdemizde olduğunu iddia etmeden yani istiğnaya kapılmadan gerçekliği kat ederken işbu hakikate yönelmeli ve mevcut durumu onunla ölçmeli ve değerlendirmeliyiz. Hakikatin varsayılması gerçekliğin doğrultulma imkânını sağlar bize: Gerçekliğe doğrulukla yöneldiğimizde hakikatle işimiz olur. Gerçek olan hakiki değildir, hakiki olan da gerçek değildir. Ben, bu iki mefhum arasında bir fark varsayılması gerektiği kanısındayım.

Dünyayı değiştirmek istiyorsak, işe dünyaya bakışımızdan, dolayısıyla kendimizi dönüştürmekten başlamalıyız. Kendimizi fıtrata yani varlığın ilksel haline uyumlu kılarak işe başlamak ve bu uğurda diğer yaratılmışların hakkını-hukukunu gözetmek bu geleneğin sahih anlamda olmazsa olmazıdır.

Son olarak, Sufi Gelenek ekoloji krizi babında bize ne kazandırır, nefs ile yaşadığımız uygarlık krizi arasında bir bağ var mı, tahakkümün kaynağı olarak nefsi düşünmek mümkün mü?

Sufi gelenek diyorsunuz. Her şey kendilikteki ya da nefisteki dönüşümle başlar ve bu gelenek de bunu gözetir ve tatbike çalışır. Dünyayı değiştirmek istiyorsak, işe dünyaya bakışımızdan, dolayısıyla kendimizi dönüştürmekten başlamalıyız. Kendimizi fıtrata yani varlığın ilksel haline uyumlu kılarak işe başlamak ve bu uğurda diğer yaratılmışların hakkını-hukukunu gözetmek bu geleneğin sahih anlamda olmazsa olmazıdır. İnsan kendiliğini dönüştürmeye niyet etmedikçe, ekolojik sorunlar da hal yoluna girmeyecektir. Sufi geleneğin öğretileri bizi çevreye dair profan bakışımızı değiştirmeye sevk edebilir ve farklı bir ontolojik ve kozmolojik tasavvuru gündemimize taşıyabilir. Dahası Tanrı ile çarpık ilişkimizi düzeltebilir. Ancak bizim bu geleneğe kendi paradigmatik bütünlüğü içinde ve alıcı gözle bakmamız gerekir, onun kendiliğimizi ya da zihniyetimizi dönüştürmesine kendimizi açık tutmamız gerekir. Yani bu gelenekle sahih bir ilişki içinde olmayı gözetmeliyiz yoksa ondan hayatımızı yüzeysel olarak şöyle bir renklendirici palyatif çözümler devşirmeye kalkmamalıyız. Yani demek istemem o ki Batı’nın ekseriya mesela bir Budizme ya da bir Taoizme yaptığını biz tasavvufa yapmamalıyız. Kendiliğin dönüştürülmesi çabası dünyaya ya da doğaya bakışımızı ve onunla ilişkimizi dönüştürebilecek olmazsa olmaz bir çabadır ve bu noktada tasavvuftan öğrenebileceğimiz esaslı şeyler var hiç kuşkusuz; kulluk bilinci gibi, fıtratı esas almak gibi, doğayla barışık olmak gibi, insana ve eşyaya uygun muamelede bulunmak gibi, kimi tahakküme yol açıcı arzularımızı eğitip dizginlemek gibi.        

Özkan Gözel Kimdir:

1997’de Marmara Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’nü (Fransızca) bitirdi. 1999’da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden “Althusser’de İdeoloji Kuramı” başlıklı Yüksek Lisans teziyle mezun oldu. 2001’de ODTÜ’de başladığı Felsefe Doktorası’nı 2009’da Galatasaray Üniversitesi’nde “Levinas’ta Başkalık ve Anlam” başlıklı teziyle tamamladı. Ağırlıklı olarak “kendiliğin trans/ontolojisi” diye adlandırdığı alanda araştırmalar yapmakta olup ilgi alanları arasında metafizik, ontoloji, fenomenoloji, tasavvuf ve sanat ve teknoloji yer almaktadır. Hâlen İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir.
Telif: Hızır ile Musa (İnsan, 2011; Profil, 2014) Varlıktan Başka. Levinas’ın Metafiziğine Giriş (İthaki, 2011; Ketebe, 2018) Levinas (Say, 2012) Öznenin Hakikat Kaygısı (İz, 2017; Ketebe, 2019) Kendi İçine Düşmek (Ketebe, 2018) Kelimeler İçindeyim (Şûle, 2019) Ne – Varlık ve Hiçlik (Ketebe, 2020) Ne – Varlık ve Ahlâk (Ketebe, 2021)
Tercüme: M. Barbier, Modern Batı Düşüncesinde Din ve Siyaset (Kaknüs, 1998) E. Levinas, Sonsuza Tanıklık (Metis, 2003; ortak tercüme) E. Levinas, Zaman ve Başka (Metis, 2005; Fol, 2021) A. Comte, İslamiyet ve Pozitivizm (Dergâh, 2008) M. Blondel, Mistisizm (Dergâh, 2008)

Zeen is a next generation WordPress theme. It’s powerful, beautifully designed and comes with everything you need to engage your visitors and increase conversions.

Foto Galeri

Daha Fazla İçerik
Enerji Bakanı Ormanların Madenciliğe Açıldığını İtiraf Etti
ORMANLARIN TALAN EDİLDİĞİ RESMİ OLARAK DA TEYİT EDİLDİ
%d blogcu bunu beğendi: