marksın ekolojizisliği sol çevrecilik olarak eko sosyalizm

EKOLOJİK DEĞER VE MARX : MARKSIN EKOLOJİSİZLİĞİ (2 )

Marx, biyopolitikanın ya da yaşam dünyasının içinde, emek yoluyla bir biyolojik varlığa indirgenip adeta etinden, sütünden, yününden faydalanılıp sonra da bir posa gibi kenara atılan insana dönük ahlaki isyanı ile konusuna bağımlı bilim insanlarının çoğunun düştüğü hataya düşerek insanın özünü emeğe bağlamış ve bu anlamda çalışma etiğini yüceltir konuma düşmüştür. Bu da onun derin çelişkisi ve açmazı olmuştur.

Marksist doktrinin ana omurgası emek değer teorisi üzerine kuruludur dedik. Peki, onun emeği bu denli çok yüceltmesinin nedeni nedir? Marx’ın emeği insanın özü olarak görmesi hiç de çağından bağımsız değildir. Her şeyden önce Protestan etiğinin çalışmayı yüceltmesinin, İngiliz ekonomi politiğinin iktisadın temeline emeği koymasının özünde emeğin üretken olması yatar. Ama Marx’ın göremediği toprağın hammadde olması gibi emeğin yüceltilmesinin temelinde de onun kapitalizm tarafından insanın diğer niteliklerinden soyutlanarak emeğe indirgenmesinin yattığıdır. Tam da bu nedenle Marx ve Engels burjuvazinin olay ufkundan çıkamamışlardır.

Zeynep Gambetti’nin çok yerinde saptaması ile Marx, biyopolitikanın ya da yaşam dünyasının içinde, emek yoluyla bir biyolojik varlığa indirgenip adeta etinden, sütünden, yününden faydalanılıp sonra da bir posa gibi kenara atılan insana dönük ahlaki isyanı ile konusuna bağımlı bilim insanlarının çoğunun düştüğü hataya düşerek insanın özünü emeğe bağlamış ve bu anlamda çalışma etiğini yüceltir konuma düşmüştür. Bu da onun derin çelişkisi ve açmazı olmuştur.

Bu anlamda Hannah Arendt’in Marx eleştirileri ile Marcuse’nin üstü kapalı eleştirileri farklıdır.

Emeğin Ürettiği ve Sömürdüğü Yegane Şey Yaşamın Kendisidir

Arendt’e göre emeğin yüceltilmesi, toplumu tamamen döngüsel ve yaşam-merkezli bir girdaba iter. Marx da insanın yaşamsal faaliyetlerinin idamesini yücelttiği için doğalcılık (naturalism) hatasına düşer. Buna yol açan temel yanılgı, “iş”i emekle karıştırmış olmaktır. Emek doğayla bütünleşmeyi gerektiren tüm faaliyetlerin toplu adıysa, “iş” doğada olmayanı ifade eder. İnsanın kendi dünyasını yapay olarak kurmasını sağlayan nesnelerin üretimi için Arendt “iş” terimini kullanır. Bunları birbiriyle eşitleme hatası, tüketim nesneleri ile kulanım değeri olan nesneler arasındaki ayrımın ortadan kalkmasına katkıda bulunur, canlılardan ayırmaz; tam tersine hayvanlar kadar insanın da tabi olduğu bir zorunluluktur. Biyolojik varlığın devamı besin tüketimine bağlı olduğu oranda, besin tedarik etmek için harcanan emek, geride yaşamın kendisinden başka bir şey bırakmaz. Bu çabanın ortaya çıkardığı “ürün” anında tüketilir. Daha başka bir deyişle, fiziksel olarak bedenin gücünü harcamaya tekabül eden faaliyetin (“emek gücü”) ürettiği yegâne “ürün” yaşamın kendisidir. Her gün yeniden başlayan, sonu olmayan, kalıcı hiçbir şey üretmeyen, üretildildiği anda tüketilen bir faaliyettir bu. Genç Marx’ın Hegel’den devraldığı “nesneleşme”, “dışsallaşma” (objectivation, exteriorization) hali bu tip emek için geçerli değildir. Tüketim için harcanan emek, hiçbir nesnede somutlaşmaz, kalıcı bir dışsallıktan yoksundur. Bu yüzden, zorunlu olmasına rağmen, geçici ve uçucu bir faaliyettir… Döngüsel olan ve yaşam bitmeden asla bitmeyecek olan bu emek faaliyetini, kullanım nesneleri üretme faaliyetiyle eşitlemek, Arendt’e göre, modern çağın patolojisidir.

“Emeğin tersine iş, şeyleşen ve şeyleştiği oranda bir nesnellik (nesne olma hali) kazanan insan faaliyetidir. İş sayesinde doğadan kopan insan, kendi “yapay” dünyasının üreticisi ve üretim faaliyetinin gerçek öznesidir. Yaşamsal-biyolojik zorunluluk yüzünden harcanan emeğin aksine iş, insanı doğadan özgürleştirir ve “özneleştirir”. Doğanın insan tarafından evcilleştirilmesi, insanın doğadan uzaklaşmasına bağlıdır. İnsan doğaya ancak bu şekilde hâkim olabilir. Ama daha da önemlisi, insan yaratıcılığından bahsetmek iş sayesinde mümkün olur.”[12]

Bir anlamda Arendt Marx’ın Hegel’e yaptığını yaparak Marx’ta yanlış yerlerde duran ve aslında onun eleştirel anlamda vermek istediği mesajı da doğru yansıtmayan kavram dağarcığını tersine çevirerek düzeltir. Marx’ın insanın özü dediği şey aslında insanın doğadan yaşamak için bir şeyler almasıdır ki ceylan avlayan kaplan, ya da alet kullanan maymun da “emekçi” statüsünde tanımlanabilir. Kısacası insan diğer canlılar gibi doğadan gereksinmesini almak için bir takım aletler yapar, yani teknik denen şeyi hayata geçirir ve bunu diğerlerinden daha sofistike bir biçimde yapar. Olta takımı, mızrak ya da ok ucu insanın pençesi ya da dişidir aslında. Oysa ekonomik bir nesne olarak emek insanın yapay bir dünya kurması için kimi dış güçlerce insana dayatılır. Marx emeğin dünya kurucu vasfına vurularak onu insanın özü ilan ederken onun piyasalaştırılmış ve nesnelleştirilmiş hali ile ekonomik olmayan hallerinin bir ölçüde farkındadır, bunu da kullanım değeri, değişim değeri kavramlarıyla yapar. Değişim değeri için kullanılan emek yabancılaşmış bir emektir. Ama onu pozitivist kılan da tam budur, çünkü insanın elleri kolları yoluyla doğadan bir şeyler alması ile üretmek ve bu anlamda emek kullanmak farklı şeylerdir ve bu ikisi arasında katı bir ayrım yapılmadığı takdirde verili olan onaylanmış olur.

Endüstriyalizm Olmadan Önce İnsan Doğayı Kullanır Ama Üretmez

İnsan doğayı kullanır (ekonomik olmayan biçimi ile) ama üretmez, üretmek yabancılaşmış bir faaliyet olarak insanın özü değildir, üretken emek bizzat insanın doğaya da toplumsal hayata da yabancılaşmasıdır.

Aydınlanma çağı aynı zamanda modernizm çağının da başlangıcı kabul edilebilir. Sanayi uygarlığının ve sanayileşmecilik ideolojisinin temelleri de bu dönemde atılır. Aynı zamanda ekolojik düşüncenin köklerini teşkil eden Romantizm’in de. Marx Foucault’dan atıfla söylersek, eserlerini simgesel düzenden temsil dönemine geçilen bir çağda yazdı. Yani insanın da içinde olduğu büyük bütün olarak simgesel düzenden insanın özneye dönüştüğü temsil düzeni. Bu nedenle Marx’ın insan merkezci görüşlere sahip olması doğaldır. O modern çağın bir düşünürüdür ve modern çağın bağrında taşıdığı birçok olumsuzluğu bünyesinde bulundurur. Onun çağında insan emeği üretkenliği nedeniyle yüceltiliyordu. İnsanın emeği onun doğayı dönüştürme kapasitesinde yatan bir yaratıcılıkla taçlandırılmıştı. Tam da bu nedenle iktisat insan emeğinin üretken yapısını konu alıyordu.

Marx’ın diğerlerinden farkı belki de bu çelişkilerin ortasında yer alan bir düşünür olarak hem bu çelişkilerin farkında olması, hem de bunu aşamayan bir epistemolojik kısıtlılığa sahip olmasıydı. Marx bir yandan kapitalist sanayileşmenin yarattığı insani sefalet ve fabrika düzeninin insanı emeğe indirgeyerek onu insanlığından çıkaran bir yana sahip olduğunu fark ediyor, ama diğer yandan da emeğin zenginlik potansiyelini göklere çıkarıyordu. Marx’a göre sermaye emeğe boyun eğdirerek onu insanlık dışı bir çalışma aracına dönüştürmekteydi, sermaye zenginlik üreten ve yeryüzünü bayındır eden bu yaratıcı gücü baskılıyordu, Marx da buna itiraz ediyordu. Ona göre sermaye düzeni emeği baskılayarak, hem onun üretkenliğini kısıtlıyordu -bu yüzden kapitalizm akıldışı bir sistemdi-, hem de sömürerek sefaleti yaratıyordu. Oysa emek adeta perilerin sihirli değneği gibi bolluk dünyasını yaratacak bir potansiyele sahipti. Bu bakımdan Marx insanın emekçiye indirgenmişliğine kökten itiraz etmez, ama diğer yandan da onun insanlık dışı çalışma koşullarına mahkûm edilmesine isyan eder. Onun nezdinde insan emekçileşerek kendi özüne yabancılaşmıştır, insanın özü onun emek aracılığı ile yaratımda bulunmasıdır, ama kapitalizm onu dolap beygiri gibi çalıştırarak sadece karlılık sağlayan bir sisteme koşmaktadır, bu yabancılaşma ancak işbölümü sona erdiğinde tamamı ile son bulacak ve insan o zaman emekten ibaret olmaktan çıkacaktır. İnsanlığın tarih öncesi sona erdiğinde, yani insanın insan ile çelişkisi son bulduğunda insanın doğaya hâkim olduğu süreç başlayacaktır. Bir anlamda emeğin özgürlüğü doğaya ödetilen bedel bahasına sağlanacaktır.

Marks Tüm Radikalliğine Rağmen Homo Faber Ekseninin Dışına Çıkmaz

Bütün bunları söylerken de homo faber ekseninin dışına çıkamaz. Emeği insanın özü olarak tanımlar, emek doğayı dönüştürerek insanlığa zenginlik bahşeder. Emeğe övgüler düzen, onu değerin ölçüsü yapan, onu sistemin sabit bir girdisi olarak sayan zaten burjuva iktisatçılardı, Marx ise olsa olsa onların göz ardı ettiği noktaları açığa çıkaran, artı değer teorisiyle sömürü olgusunu gözler önüne seren bir katkı sağladı.

Nitekim Foucault bu gerçeğin altını çizerek Marx’ın ve Marksizm’in burjuva olay ufku içinde konuştuklarını belirtir.

“Marksizm, Batı bilgisinin derin yüzeyinde hiçbir gerçek kopuş getirmemiştir; dolu, sakin, rahat ve inan olsun bir zaman için (kendininki) memnuniyet verici bir biçim olarak, onu yücelterek karşılayan (çünkü ona yer açan tam da oydu) ve onun da bunun karşılığı olarak rahatsız etmeye ve özellikle bozmaya niyetinin olmadığı (bir parmak bile “Marksizm, Batı bilgisinin derin yüzeyinde hiçbir gerçek kopuş getirmemiştir; dolu, sakin, rahat ve inan olsun bir zaman için (kendininki) memnuniyet verici bir biçim olarak, onu yücelterek karşılayan (çünkü ona yer açan tam da oydu) ve onun da bunun karşılığı olarak rahatsız etmeye ve özellikle bozmaya niyetinin olmadığı (bir parmak bile bozmaya niyeti olmamıştır, çünkü bütünüyle ona dayanmaktadır) bir epistemolojik düzen içinde, hiçbir güçlük olmadan yerleşmiştir. Marksizm XIX yy. düşüncesinde suda balık gibidir, yani onun dışındaki hiçbir yerde nefes alamaz.”bozmaya niyeti olmamıştır, çünkü bütünüyle ona dayanmaktadır) bir epistemolojik düzen içinde, hiçbir güçlük olmadan yerleşmiştir. Marksizm XIX yy. düşüncesinde suda balık gibidir, yani onun dışındaki hiçbir yerde nefes alamaz.”[13]

Aslında Marx’ın da Marksistlerin de anlamak istemediği nokta ekolojik krizin köklerinin çok daha derinlerde olduğudur. Nitekim Kovel’in bir yandan üst paleolitikten beri insanın doğayla uyumsuz olduğunu, doğaya zarar verdiğini söyleyip sonra yine sorunu kapitalizme bağlaması onun mevcut bağlamdan öteye geçememesindendir.

Bu bağlam içinde konuşuyor oluşunun başka dayanak noktaları da vardır. İlerleme, bilim ve bilgiyi kutsama, ideoloji karşısında bilimi savunma ve en önemlisi pozitivizm ekseninde görülen determinizm. Marx’ın ilk yazılarındaki iradeci dil ekonomi politiğin eleştirisinden başlayarak giderek daha bilimsel hal aldıkça, devrim düşüncesi bile başkalaşır. Bu döneminde Marx üretim ilişkileri ve sınıfsal konumlanışları ve bu haliyle tarihi “insan iradesinden bağımsız” görür. İnsanlar mevcut ilişkileri, mevcut düzeni, mevcut ilişkileri kendileri tercih etmemiştir. Onu kucağında bulmuştur. Bu deterministik dile göre insanlar sistem içinde olduğu müddetçe sisteme aykırı işler yapamazlar. Sistem adeta tanrısal bir irade gibi insan iradesini hiçler. Bu nedenle sistem içinde kalınarak ekolojik değişim yapılamaz, tek çıkış sosyalist dönüşümdür. Tabii şu soru sorulabilir: Madem sistem insan iradesinden bağımsız, o zaman bir irade olan devrim nasıl gerçekleşecek? Marx’ın buna cevabı açıktır: Devrim bir üretim sisteminden diğerine geçiş olduğuna göre, o zaman sistemin değişmesi için üretim ilişkilerinin belli bir düzeye gelmiş olması gerekir. Bu olmadan devrim olamaz. Üretim ilişkileri belli bir seviyeye gelinceye kadar sistem değişemeyeceğine göre o zaman kapitalizmin ekolojik sorunları çözümleyecek teknik ve endüstriyel süreçlerin oluşması gerekir. Sosyalist bir ekolojik devrim ancak o zaman gerçekleşir (Anarşistlerin Marks karşısında neden ya sabır konumunda oldukları böylece daha iyi anlaşılabilir).

Marx’ın şakirtlerinin anlamadığı nokta şu: Emek değer yasası ile ekolojik değer gerçeği birbirleriyle uyuşmazlar. Emek doğayı dönüştürür, insanın yapay bir çevre üretmesini olanaklı kılar. Oysa ekolojik değer doğanın kendi kırılgan dengesi içinde canlı yaşamın çokluğunu ve onların selametini eksene alır. Birisi ekonomik değer üretmek içindir, diğeri ise biotik değer. Bu bakımdan mesela ekolojik ekonomi, biyolojik sistemlerin, canlı ve dinamik sistemlerin kendi kendine yeterli bir şekilde yaşamlarını devam ettirmeleridir. Ekolojik ekonomilerin de sermayeleri vardır. Ekolojik sistemlerin yaşamları ekolojik sermayelerine bağlıdır. Ekolojik sermaye biyolojik türlerin çokluğu, farklılığı, bitkilerin yetiştiği toprağın besin zenginliği, havanın ve suyun kaliteli ve temiz olması gibi çeşitli doğal unsurların toplamı olarak ele alınır. Bunlar emek yoluyla dünyanın değiştirilmesi gerçeği ile çok da uyumlu değildir.

Ekolojistlere Göre Emek Sermaye Çelişkisi Asli Çelişki Değildir

Dahası ekolojik değer emek değer teorisinden farklı olarak sermaye ile emek arasındaki çelişkiyi asli çelişki olarak görmez, bu olsa olsa insan toplumlarında görülen pek çok tâli çelişkiden biridir. Ekolojik değer insan doğa arasındaki çelişkinin asli ve birincil çelişki olduğu tezinden hareket eder. Dahası üretilen, üretilmiş olan tüm zenginlikler doğanın sömürüsüne dayandığından zenginliklerin kaynağı doğadır.

Son yıllarda gelişen eko muhasebe kavramı bir ürünün gerçek fiyatını hesaplamamız için onda kullanılan doğayı görmeye yöneltir bizi. Mesele yediğimiz gıdaların giydiğimiz giysilerin ve hatta kullandığımız bütün eşyaların, nerdeyse bütün yapay çevremizin hepsinde, su, toprak, hava, güneş, madenler vb. doğal unsurlar vardır. Tükettiğimiz her şey doğadan elde edilir. Dolaysıyla tükettiğimiz tüm ürünlerin gerçek maliyetini oluşturan doğanın maliyeti fiyata yansıtılsa hâlihazırda tükettiğimiz ürünler çok çok daha pahalıya satılacaktır. Bu nedenle ürettiğimiz her zenginlik doğaya ödetilen bir bedeldir, onun tüketilmesi bahasına gerçekleşir. Bu nedenle eko-sosyalistlerin çözüm önerileri temelde daha az tüketecek bir gelişme seviyesini sürdürebilme üzerine kuruludur. Bu noktada ekolojik bedel bakımından kıyaslandığında sürdürülebilir kalkınma esasları ile yürüyen bir akılcı kapitalizmle düşük ivmeli gelişmeye dayanan sosyalizm arasında bir fark yoktur. Bu yüzden son tahlilde modern öncesi bir yaşam ivmesini hedeflemeyen her ekolojik ekonomi bir noktadan sonra sürdürülebilir kalkınmacılık anlamında çevreci olmaktan kurtulamaz. Dolayısıyla eko-sosyalist anlayış ekolojik bir bakışa sahip olmak, değerlerini ekolojinin verilerine göre kurgulamak anlamında ekolojist değil, çevreci bir zihniyettir.

Söylediklerime en somut örnek sosyalist iklim bilimci Jonathon Neale’dir. Neale, iklim değişimi karşısında çözüm olarak Sahra çölüne kurulacak devasa güneş panellerini ve rüzgâr tarlalarını önerir. Belem manifestosunda da benzer bir bakışı görürüz, orada da kapitalizm kötücül şeytan olarak lanetlendikten sonra çare olarak yenilebilir enerji, toplu ulaşım gibi öneriler getirilir ki, benzeri önerilere liberal çevrecilerde de rastladığımızı, dahası Obama’nın bile buna benzer programatik ögeleri olduğunu düşünürsek, bu önerilerin kapitalizmden de, endüstriyalizmden de kopmak olmadığını, geleneksel sol teknoloji anlayışında olduğu gibi teknolojiyi kullanan kapitalistlerse o teknoloji zararlı, sosyalistler ise faydalı anlayışının bir tekrarında öte olmadığını görürüz. Bu konuya bir başka yazıda değineceğim. Çünkü eko-sosyalizmin tüm laf ebeliğinin gerisinde bildik Marksçı ilerleme anlayışının farklı bir söylemle tekrarını görmek olanaklıdır.

Bu bakımdan eko-sosyalizm bildik sosyalizmin biraz daha ekolojik sınırlara uyarlanmış halinden başka bir şey değildir kanımca. Burada ölçek, teknoloji, katılım, doğal sınırlara göre yaşamak vb. bir dizi ekolojik terimle eko-sosyalist söylemin ekolojik boyasını dökmek olasıdır ki, bunu daha sonra yapacağım.

Ekolojik sorunların kökenleri Bookchin’in ikinci doğa dediği doğanın kültür tarafından massedilmesine dayanır. Tarihin şafağında insanlar tarıma geçerek, hayvanları evcilleştirerek, doğayı insan ihtiyaçlarının nesnesi kılmışlardır. Artı-ürün, artı-değer üretimi ve sınıflı toplum bu olguyla mümkün olduğu gibi, insanın doğaya dönük saldırısı da o zaman başladı.

Marx’ın övgüler düzdüğü emek de, üretim de tarımın bir icadıdır. Ve özünde doğanın sömürüsüne, doğanın tahakküm altına alınmasına dayanır. Doğa üzerinde tahakküm de sosyal ekolojistlerin ifade ettiği gibi tahakkümle, yani siyasal egemenlikle doğmadı. Birçok arkeolojik ve antropolojik bulgunun da ortaya koyduğu gibi tarımla başladı. “Tarım mülkiyetin de, tahakkümün de kaynağıdır, Rouesseacu ifade ile Doğaya Çakılan ilk kazıktır”. Bu nedenle insanların Zerzan’ın ifade ettiği gibi uygarlık denen şeyden bütünü ile kurtulmadıkça ekolojik sorunları tamamı ile ortadan kaldırması olanaklı değildir. Ancak artık doğaya tamamı ile dönmemiz, ilksel masumiyeti yakalamamız olanaklı değildir, uygarlık öncesine dönemeyecek kadar uygarlaşmış ve gelişmiş bir haldeyiz. Bu bakımdan doğru olan ekolojik sürdürülebilirlik temelinde sade ya da basit yaşam ile doğanın sınırlarını çok zorlamadan yaşamaktır. Ancak bu acı gerçeği modern insana kabul ettirmek olanaklı olmadığından, eko-sosyalizm ve tüm sürdürülebilir kalkınmacı tezler modern insanın bedelsiz yemek arzusu ile uyuşur.

Emek Kavramının Kök Anlamında Acı Vardır

Çalışmanın başlaması, yani emek, insanların tarımı icat etmesinden sonra başladı, ondan önce insan doğaya yabancılaşmadığı gibi emek sahibi de değildi. Üretmekle çalışmak eş zamanlı süreçlerdir ve kültürün temelinde çalışmanın yarattığı yabancılaşma ve acıya karşı bir dayanma yaratma vardır.

Bu bakımdan insanın özü emektir demek insanın bir anlamda cennetten kovulmasına olumlama demektir. Çalışmanın, çalışma etiğinin kutsanması ve insanı dolap beygiri yerine konulması olduğu gibi insanın doğaya uyguladığı şiddeti de meşrulaştırmaktır.

Avcılık ve toplayıcılık emek gerektirmeden insanın doğanın verdikleriyle yetinmesi üzerine kuruluydu, tarım ve uygarlıktan sonra insanlar bunun yerine doğanın “verimliliğini” çoğaltacak hem “bilimsel”, hem “teknolojik” yöntemler geliştirdiler. Saban, sulama teknikleri, çıkrık, çömlek tezgâhı gibi aletler işin teknolojisiyken, verimlilik ayinleri, büyüler vb. ise işin bilimiydi. Bütün bunlar doğayı boyunduruk altına alarak onu devletin hizmetinde insan ihtiyaçlarının gereksinmesine uyarlanmasıydı.

Nitekim tüm bunlar kendi yıkıcı sonuçlarını üretmekten kaçınamadı. Ekoloji ile ilgili sorunlar da o zaman başladı. Ormanlar tarım arazisi açmak için yakıldı (ki hala süren bir sorundur bu), çiftlik hayvanlarına zarar vermek gerekçesi ile yaban ıssızlaştırıldı ve aşırı avlanma, ya da ekolojik ortamının tahribi nedeni ile bir çok hayvan türü yok oldu. Çiftçinin zihniyeti aslında araçsal akılcılık ya da insan merkezci yararcılık etiğinin temellerini de oluşturur. Çiftçi için her şey toprağından alacağı ürün içindir. Bir şeyin fayda ya da zararı buna göredir. Oysaki uygarlık öncesi insanlar doğaya bu kadar insan içinci bir anlayışla yaklaşmıyorlardı. İlk iklim değişimi de o tarihlerde başladı, kesilen buğday başaklarının kalan sapları çürümeye bırakıldığında bu çürümeden metan salgılandı ve bu metan iklimi ılımanlaştırdı. Yakılan ormanlar da hem atmosfere karbon saldı, hem de karbonu emen önemli bir kaynağı ortadan kaldırdı. Bu zararlar doğada kalıcı tahribatlara yol açmayarak küresel ölçekte sorunlara neden olmadıysa yegâne nedeni hem araçların teknik kapasitesinin sınırlı olması, hem de o zamanki insan nüfusunun sorunları gezegen ölçeğinde yaratacak kadar kalabalık olmamasıydı.

Roma ya da İskender İmparatorluğu’nun küresel imparatorluk niyetlerine karşın endüstriyel bir teknolojik kapasiteye sahip olmamaları bu medeniyetlerin yıkıcılıklarını sınırladı. Tarihin ilk tür yağmacıları, eko emperyalistleri olan Fenikeliler gezegeni yağmalamalarına karşılık, kapitalist sanayileşme kadar büyük çaplı zarar veremediler. Ama bütün bu uygarlıkların ve Ortaçağ’ın birikimi üzerine kurulan modern sanayi uygarlığı küresel ölçekte bir medeniyete dönüştüğünden ve teknik kapasitesi öncekilerle kıyas kabul edilemeyecek bir ölçekte olduğundan, doğal olarak ekolojik sorunlar da doğanın kendini onarma kapasitesinin çok üzerine çıktı ve sonuç gezegen ölçeğindeki negatif etkilerin artması, olumlu etkilerin ise azalması oldu.

Yine en ciddi ekolojik sorunlardan birisi olan nüfus artışı (ki sosyalistler ve bazı sol ekolojistler bu meseleyi de bir sistem sorunu olarak görüyorlar) önce yerleşiklikle, daha sonra tarımla istikrar kazandı ve sanayi toplumu ile birlikte patlama yaptı. Bulaşıcı hastalıklar insan nüfusunu kırmasaydı, muhtemelen yeryüzü ciddi bir ekolojik soykırım ile karşı karşıya kalabilirdi.

Henüz Kapitalizm Yokken Ekolojik Yıkım Vardı

Kısacası henüz kapitalizmin esamisi bile okunmazken birçok ekolojik sorun boy göstermişti. Bu nedenle yeryüzünün biyosferik dengesizliklerini ya da tepkimelerini kapitalizme endekslemek fazlası ile sığ ve indirgemeci kalıyor. Bunu söylerken benim ve ekolojistlerin kapitalizmi yok saydığımız sanılmasın. Ama sonucu sebep saymak da ciddi bir teorik hatadır kanımca. Soruna illa sistemsel bir noktadan bakılacaksa -ki bakılmalıdır- bu konuda Anarşizmin Marksizme bariz bir üstünlüğü olduğunu söyleyebilirim. Çünkü özellikle siyasal ekoloji düşüncesine çok çok değerli katkıları olan Boockhin sorunun siyasal/sistemsel köklerini hiyerarşi olgusunda aramakta. Nitekim insan merkezciliğin eleştirisi tam da budur, doğa ile insan arasında üstünlük temelli bir ilişki varsaymak tam da hiyerarşi sayesinde mümkün olabilmiştir.

Hâsılı Marksizm Ekolojizm üzerinden kendine yeni bir meşruluk alanı açsa da, kendi doktrinsel sorunlarının ilacını bu düşünceyi yara bandı niyetine kullanarak gidermeye çalışsa da, son tahlilde Marksizm, hatta Marx ile Ekolojizm arasında Endüstriyalizm ve onun felsefesi olan modernite/aydınlanma nedeni ile bir doku uyuşmazlığı olduğu kesindir. Bu anlamda Ekolojizm Marksizmin –Marx’a bağlı kalındığı sürece- devası değildir. Marx modernite/aydınlanmaya sıkıca bağlı bir düşünür olarak pozitivisttir ve ilerlemenin yılmaz bir savunucusudur. Buna karşılık Ekolojizm kökleri Romantizmde bulunan bir siyasal düşünsel akım olarak bunların reddi üzerinden varolmuştur. Bu bakımdan ekolojistler Marx’a saygı gösterirler, onun eşitlik düşüncesine, sosyal adalet anlayışına değer verirler, ama Marx’ı ekolojist saymazlar. Oysa Foster gibi Marksistler Marx’ın sürdürülebilirlik fikrinin öncüsü olduğunu iddia edecek kadar ileri gider.

Tüm bunlara en uygun cevaplar yine sosyalistlerden gelmiştir. Ben burada ikisini öne çıkaracağım: Rainer Trampet-Thomas Eberman ve Rudolf Bahro.

“Aslında bilimsel sosyalizmin klasiklerine, hele özellikle ekolojik bunalım konusunda, o zamandan ‘herşeyi bildikleri’ yolunda yazılı tasdiknameler hazırlamanın aptalca olduğunu düşünüyoruz. Nasıl bilebilirlerdi ki ‘Ekoloji ve Marksizm’ adlı kapsamlı kitabıyla, özellikle Marx ve Engels’deki bilgilerin ekolojik hareket için önemini koruduğunu ortaya koymaya çalışan Wolfgang Mehte, gerçekliği, Marx’ın yazdıklarına göre eğip bükme konusunda ne saygın, ne de Marksist olan çabalarını sürdürürken bu anlamda kendi yolunu tıkamış oluyor”[14]

Trampet ve Eberman’ın bu söyledikleri Marx’tan ve Engels’ten birkaç alıntı ile Marx’ın ekolojist sürdürülebilirlik anlayışını daha o zamandan öngördüğünü iddia eden Foster gibilere çok güzel bir yanıttır. Foster’in tavrı tam da Marksist Ortodoksinin sorunlarını ve sınırlarını ortaya koyması açısından çarpıcıdır. Bilimle bilim olmayanın farkını yanlışlanabilirlik olarak koyan Popper, Marksizm gibi doktriner düşüncelerin bunu yapmak yerine, her olguyu sisteme eklemleyerek sürekli sistemi rektifiye edip onu doğrulama peşinde olduklarını ve bu tür sistemlerin tam da bu kapsayıcı mantıkları nedeni ile totaliter olmaya eğilimli olduğunu söyler (Tıpkı İnsan Kaynaklı Küresel Isınma Gibi). Foster ve onun gibi Marksist ekolojistlerin çoğu bilimsel gelişmelerin çok önceden Kuran’da olduğunu söyleyen bilimci dindarlardan bir farkı yok. Foster gibi Marksistler de bu yönüyle kendi yaptığının gelecek tüm zamanlar için geçerli bir teori kurmak olmadığını söyleyen Marx’a ters düşerek imani bir tavır göstermekteler. Onlara göre Marx’ın yanılması, bir konudan uzak kalmış olması mümkün değildir. Oysa Marx’ın eserleri ayetlerini doğrulatarak iman tazeleten bir din değildir, zamanla kayıtlı bir düşünsel çalışmadır.

Trampet teknoloji yolu ile ekoloji sorununu çözme iddiasında olan Jonathon Neale gibi sosyalistlere “tekniğin bizzat doğası baskıcıdır” diyen Marcuse’ye dayanarak karşı çıkıyor, bunu yaparak da diğer eko-sosyalistlerden kalın hatlarla ayrışıyor. Bu bakımdan Ebermann ve Trampet gibi sosyalistler ekolojik düşünceyi zenginleştirirken, Belem’deki manifestoyla ortaya çıkan eko-sosyalistler ve Troçkist çevreciler ekolojizmi kendi sosyalist çevreciliklerine eklemleme derdindeler ve üstelik bol mugalâta dışında ortaya koydukları tek şey yenilenebilir enerji, toplu ulaşım vb. palyatif öneriler. İnsan söylemdeki toptancılık ve radikal ifadelere karşın çözümdeki bu radikalizmden uzak sol etiket vurulmuş yeşil Keynesçilik karşısında şaşırıyor ve sormadan edemiyor: Bu mu kapitalizm sonrası toplum?

Oysaki Trampet/Eberman gibi Bahro da Belem’deki eko-sosyalistler ile kıyaslandığında binlerce kere daha radikaldir ve dahası ekolojizmi de bunlardan çok daha iyi kavramıştır.

Avrupa’dan çıkmış olan sanayi uygarlığı tipi, tüm insanlığı çıkışsız bir açmaza doğru sürüklüyor. Belirli bir alanda gıdalarını ve geçimlerini temin edecek insan sayısının, bu insanların üretim biçimine bağlı olduğunu biliyoruz. Örneğin, yerkürenin giderek daha fazla büyüyen dünya nüfusuna yetecek kadar ekmek sağlayabileceğini gösteren hesaplamalar, tarımın yoğun gübre kullanımına dayandırılan sanayileştirilmesini öngörüyor. Böylesi bir tarımsal üretim biçiminin hemen orta vadede toprağın verimliliğini bozacağını bir yana bırakacak olsak bile, bu gübre maddelerinin de sonlu kaynaklar olduğu gerçektir. Giderek genişleyen sanayi üretimi, daha büyük masraf ve çabayla daha az yoğunlukta hammadde elde edecek noktaya gelinceye kadar devam edecek olursa, sonuçta maddi hammadde yetersizliği nedeniyle tedricen çalışamayacak hale gelen; o çalışmayınca da insanlık nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamayacak durumda kalan bir üretim aygıtıyla karşı karşıya kalacağız[15]

Eberman/Trampet ve Bahro gibi sosyalistlerin kendilerine eko-sosyalist diyen sosyalist çevrecilerden farkı Marx’a moto mot bağlı kalmak yerine Marx’la aralarında eleştirel bir mesafe kurup, temel referanslarını ekolojiden/ekolojizmden almalarıdır. Böyle olunca da ekolojist hareketin sol kanadı olarak çok değerli fikirsel tortular bırakıyorlar/bıraktılar.

Ted Benton, Mary Mellor vb. sosyalistler ile diğerleri arasındaki temel fark bu saydığım isimlerin ekolojizmin bağımsız bir siyasal duruşu olduğunu bilmeleri ve referanslarını ekolojiden almalarıdır. Yani bu isimler ortodoksinin ekolojik kılıkta zuhur edeni değil, sol düşünce ile ekoloji düşüncesi arasında köprüler kuran, her iki siyasal düşüncenin farklıklarına hassaslıkla uyan fikir insanlarıdırlar.

Marx ve Pan-Kapitalizm

Ekolojistleri ve yeşilleri eleştiren eko-sosyalistlerin en sık başvurduğu argümanlar saf ekolojistlerin ve yeşillerin yeterince radikal bir kapitalizm eleştirisi yapmadıkları yönündedir. Oysa Ekolojizim Marksizm’den çok daha derin ve güçlü bir kapitalizm eleştirisi içerir, üstelik kökenlerindeki Romantizm nedeni ile bu eleştiri ahlaki yanlar da taşır. Bu bakımdan yeşil kapitalizm eleştirisi Marksizm’e oranla daha bütünlüklü ve daha kuşatıcıdır.

Her şeyden önce yeşil hareket 68 sonrasında gelişmiş bir toplumsal harekettir ve bu dönemde pan-kapitalizm adını da verdiğimiz yeni kapitalizm biçimi artık iyice netleşmiştir. O dönemin önemli yazarları arasında olan Horkheimer ve Marcuse gibi Marksistlerden, Debord gibi farklı türden Anarşistlerden etkilenmiş bir söylem düzeneğine sahiptir. Yeşil hareket özellikle Beat kuşağı ile endüstri toplumunun kültürel eleştirisinin yapıldığı, kitle kültürünün tek tipleştiriciliğinin ve bu anlamda yığınsallaştırılmaya çalışılan tüketim kültürünün eleştirisinin benimsendiği, teknoloji ve endüstri toplumunun başlıca değeri olana ilerleme, ekonomik gelişme gibi kavramsal ögelerin radikal bir eleştiri ile reddedildiği ve doğaya dönüş temasının güçlü bir biçimde vurgulandığı bir dönemde gelişti. Dahası Sovyet sosyalizmini ve bu eksende komünist partilerin bürokratik toplumsallaşma modellerini de gören ve bu nedenle sosyalizme de mesafeli olmaya çabalayan bir düşünsel eksene otururdu.

Bu nedenle ekolojist söylemde çok güçlü bir ekonomik gelişme, teknoloji ve sanayi uygarlığı eleştirisi vardır. Ekonomik büyüme yerine, insanın kendi doğal çevresiyle olduğu gibi toplumsal çevresi ile de anlamlı bir ilişki kurmasını önemseyen, bu anlamda akla, akılcılığa, bilime, uzmanlığa, tekno-bürokratik toplumsallığın kaynağı olan sanayi toplumunun materyalizmine karşı olan bir kapitalizm eleştirisini sosyalistler gibi ekonomi ekseninde değil, kültürel boyutta kuran, böylece yeni kapitalizmin kültürel evrenine ve ekonomik altyapısına meydan okuyan bir hareket gelişmiştir.

Ekolojizm ilk başlarda Marx’ın değer mantığını tekno-bürokratik tüketim toplumuna uyarlayarak bir ihtiyaçlar antropolojisi ekseni kurup, kapitalist tekno-bürokratik endüstri toplumunun sahte ihtiyaçlar yaratarak doğayı tahrip ettiği düşüncesiyle gelişti. Ancak çizgi dışı sosyalist düşünürler -ki bunların başında Rainer Trampet-Thomas Eberman ile Frenc Feher gelir- bu ihtiyaçlar antropolojisi söylemini eleştirdiler. Çünkü bu gerçek ihtiyaç – sahte ihtiyaç ayrımı bizi son tahlilde kimin neye ihtiyacı olacağını kim söyleyecek sorusuna götürür, ki bu bir nevi Sovyet tip bürokratik planlamaya kadar gidebilecek ihtiyaç temelli bir eko-bürokrasiye ya da eko-diktatoryaya uzanacak bir sürecin önünü açar. İhtiyaçlar sistemi her zaman içinde yaşanılan toplumun kültürel bağlamı ile anlamlı bir irtibat içindedir. Mesela böcekler protein değeri bakımından sığır ya da koyun eti ile kıyaslandığında bariz bir üstünlüğe sahipken pek çok kültür açısından bir “akrep tava” ya da “hamam böceği sote” tahayyül etmek midenin kalkması için yeterlidir. Ya da bir Budist, Hindu ya da Jain için herhangi bir canlıyı yemek gayrı ahlaki olduğundan onlar için pirinç, sığır eti ile kıyaslandığında gerçek bir gereksinmedir.

Bu tartışma bizi Marksist değer yasasını tartışmaya götürür. Pan-kapitalizm çağında artık Marksist antropolojinin değişim değeri, kullanım değeri kavramlaştırmaları anlam ifade eder mi sorusu sorulmaya değerdir. Çünkü hala bu ikisi arasında ayrım yapan bir bakış açısı tüketim kültürünü de tüketim toplumunun doğasını da anlamamış demektir. Çünkü çağımızın en büyük sosyal düşünürlerinden Jean Baudrillard’ın da dikkat çektiği gibi tüketiciyi yönlendiren saik ihtiyaç olmadığı gibi insanlar promosyon kültürünün düşüncesiz köleleri de değildir. Bu yüzden Baudrillard ünlü mottosu ile “üretim yok ayartma var” diyerek bu değişimi ortaya koyar.

Tüketicinin Peşinde Koştığu Şey Prestijdir

Gerçekten de tüketicinin peşinde olduğu şey bir gereksinmesini gidermek değildir, esas olarak peşinde koştuğu şey zevk ve sosyal sunu ekseninde prestijdir. Tüketici “benlik sunumu” peşinde koşan, De Certocu anlamı ile bir “taktisyendir”. Ama elbette bir yönlendirme vardır. Kültür endüstrisi dediğimiz enformatik süreçler medya kanalı ile tüketiciye peşinde koştuğu zevkle ilgili “rehberlik” yapar. Bu anlamda uzmanokrasinin esas anlamı da burada yatar, uzman ihtiyaçlar sisteminde yön verici kişidir.

“Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı; üretim fantazmıdır ve hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Kapitalin mantıksal çözümlemesi esnasında radikal bir tavra sahip olan Marksist kuram, sıra 18.yüzyıl burjuva düşüncesiyle birlikte netleşen batı rasyonalizminin tercihlerine gelince sırtını antropolojik bir consensus’e yaslamaya çalışmaktadır. Bilim, teknik gelişme ve tarih, burada bütünüyle kendi gelişmesinden sorumlu tutulan bir uygarlığın, tüm dünyayı kapsama ve mutluluk terimleriyle açıklanan diyalektik gücünü, insanlığın bütünselleşmesi yönünde kullanmasından söz edilmektedir. Başlangıç, gelişme ve hedef konusunda hiçbir yenilik getirmeyen Marx, sonsuz belirlenmişlik sürecinde kendi kendini üreten ve hedefe varmak için sürekli olarak kendi kendini aşıp geçmesi gereken insan fikri gibi temel bir konuda bile herhangi bir yenilik getirmemiştir…”[16]

Böylece bir kez daha başlangıç tezimiz desteklenmekte. Marksizm burjuva mantığının radikal bir terki değil, onun bağlamı içinden konuşan bir reformculuktur ve tam da bu nedenle ekolojik radikalizmin içeriğindeki devrimci çekirdeği fark edememektedir. Marksizmin ve onun içerik dünyasından konuşan sol ekolojilerden biri olarak Bukçinist Sosyal Ekolojinin mesele aydınlanmacılığın kendisine gelince tüm o radikalizmlerini yitirmelerinin nedeni Marx’tan kaynaklanan burjuva epistemolojinin bir zihinsel yatkınlık oluşturmasıdır. Bu yüzden derin ekoloji ve uygarlık karşıtı anarşizm bu epistem karşısında ciddi bir zihinsel temizlik yakalama fırsatını sunarlar. Ve bu ekolojilerin bu iki radikal ekoloji anlayışına saldırmalarının arka planında hâlâ burjuva hümanizminin bağlamının içinden düşünme alışkanlıkları vardır.

Bu anlamda Baudrillard bir farkı ortaya koyarak tüketim kültüründe meta değil değer üretildiğini, tüm bir simgesel üretim sürecinin bir kültürel ekonomi üzerinden fiziksel üretimi yönlendirdiğini belirterek Marksizmin “son kertede” belirleyici buldukları alt-yapının bütünü ile üst yapının hâkimiyeti altına girdiğini ortaya koyar. Artık zihnin gerçekliğin bir yansıması olduğu bundan dolayı da üst yapının alt yapının bir yansıtıcısı olduğu 19 yy. gerçekliği köklü bir dönüşüme uğramıştır. Artık sanayi toplumunun ilk dönemlerindeki kapitalizmle karşı karşıya değiliz. Hatta Baudrillard “kapitalizmin kapitalizm olmaktan çıktığı” bir evrede olduğumuzu söyler ki bu gerçekten de Marksist mantık için felç edicidir.

Bu nedenle klasik Marksizm meta fetişizmi bağlamında son derece önemli açılımlar yakalama şansına sahipken onun yerine “üretim fantazmı”ından kopamayarak ekolojik sorunların doğasını yanlış yerde aramakta. Bu bakımdan ekoloji hareketi Marksizmden çok daha radikal ve düzen karşıtı bir toplumsal hareket olarak Marksistlerden çağdaş anlamda çok daha anti-kapitalisttirler. Mandel’in geç kapitalizm analizi Marksist literatürde önemli bir merhale olsa da hala “tüketimi düzenlenen toplum” kavramlaştırması ile tüketim toplumunu Marksist ihtiyaçlar antropolojisi üzerinden okumaktadır. Bu da günümüzde Marksist teorik tutuculuğun müşahhas adresinin Troçkizm olduğunu ortaya koymaktadır.,

Sonsöz Yerine: Öznenin Emperyalizmi ya da Ekolojik Sosyalizmin İmkânsızlığı

Kartezyen bilim bize doğanın efendileri olmayı vaad etmişti. Bu anlamda söz konusu hedefte bir başarı sağlandığı söylenebilir. Birçok mitolojide yeryüzü ile gökyüzü birbirinden şiddet içeren bir müdahale ile ayrıştırılır, doğa ile insan arasındaki diyalektik denebilecek birliktelik de Kartezyen düşünceyle ayrıştı. Foucault klasik çağın özelliğinin benzerliğin hiçbir özneye izin vermediği kaynaşmış bir bütün olduğunu söyler, insan kendini bu bütünden “düşünüyorum” diyerek ayrıştırır. Bu ayrışma ile birlikte Özne tahakküm edici bir kudret olarak tezahür eder. Bu ayrışma ve Özne’nin kendisini merkeze koyarak tüm varlık alemini kendine göre dönüştürmesi -ki Marksizmin ünlü üretim saplantısının arka planında bu yatar, üretim insanın doğayı dönüştürme faaliyetinin adıdır- emperyalist bir etkinliktir.

Emperyalizm terimi Latince “imperium” sözcüğüne dayanır ve diktatörlük gücü, merkezî hükümet, keyfî yönetim metotları anlamına gelir. Bu tanım üzerinden düşündüğümüz takdirde emperyalizm özünde bir tahakküm biçimidir. Yayılma, güç ve kudretin ruhunda vardır. Güçlü olan gücünü dayatır ve güce dayanarak etrafına yayılır. Bu bağlamda emperyalizm ile virüsün davranışları arasında müthiş bir benzerlik vardır. Virüsün de, tahakküm olarak emperyalizmin de ortak özelliği yayılmak ve sömürmektir.

Geçen 20. yy’ın en önemli etik felsefecilerinden filozof Levinas’a dayanarak Batı düşüncesi olarak Yunan-Roma düşüncesinin ve onun modern uzantısı olan hümanizm ve aydınlanma felsefesinin varlıkbilimsel ya da kökensel bir emperyalizm inşa ettiğini söyleyebilirim.

Levinas Batı felsefesinin ötekiyle girdiği ilişkiye atfen, söz konusu felsefe içinde bilgi ve teorinin ötekini anlamaya yönelik her teşebbüsünün, ötekinin farklılığını aynının bir parçası haline getirerek ortadan kaldırdığını söyler. Levinas, ontolojik emperyalizm olarak isimlendirdiği bu durumun, sürekli bir biçimde ötekine karşı bir şiddet içerdiğini düşünür. Zira, politik bir takım belirtilere de sahip olan ontolojik emperyalizm, bir güç felsefesiyle ilişkilidir ve ötekiyle ilişki ise, ötekinin aynı içerisinde bir dönüşüme tâbi tutulmasıyla mümkün olabilir. Levinas, söz konusu ontolojik emperyalizmin, ontolojik bir özne nosyonundan kaynaklandığı, ondan kurtulmanın yolunun ise, etik bir özne nosyonunun tesisinden geçtiği kanaatindedir.[17]

Özne benin bir anlamda şiddet içeren bir davranış ile başkalık olarak tanımladığı ötekini, kendi benine tabi kılarak, eritmesi olgusudur ve bu emperyalist bir olgudur.

Özne dediğimiz zaman akla Descartes’in ünlü düşünen ben – düşünülen nesne ayrımı gelmekte. Bu felsefeye Plumwod’un izinden giderek düalist yani ikilikçi felsefe diyeceğim.[18] Bu ikilikçi düşünceye göre bir yanda fail olan diğer yanda ise pasif olan vardır. Ama asıl ilginci özne Platon’a göre aynıyı ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla Platon’dan beri felsefi özne bir tahakküm unsuru, bir emperyalist olgudur. Aynının öteki ile kurduğu ilişki tek boyutlu bir yön taşır.

Bu egonun ya da ben’in “aynı” ile “başkası” arasındaki mesafeyi ya da farkı indirgediği, yani başkalığı aynılığa ve kendiliğe dönüştürdüğü bir ilişkidir”[19]

Özne bölünemez bir bütünlüğün total bir birliğin ifadesi olduğu için egemenlik kurgusunu daima bağrında taşır.

Özne anlayışının aynı zamanda ikilikçi olduğu, dünyayı birbiri ile hiyerarşik bir ilişki içinde olan, birinin etken, diğerinin ise edilgen olduğu bir ikiye bölme süreci olduğu da söylenebilir. Bu yönüyle özne homojenleştirci bir nitelik kazanır.

Plumwod ikilikçi dünya tasavvuru için şu özellikleri saptar: Öncelikle ikicilik bir efendilik felsefesi olarak iş görür. Öteki bene oranla hiyerarşik olarak alttadır. İkilikçi yapı hiyerarşik yapılanmada ötekini önce inkâr eder ya da onu bir anlamda yok sayar. Ötekinin katkısı ve önemi anlamsızlaştırılır ve inkâr edilir. İnkâr edilen de değersizleşir. Öznenin emperyal mantığı olarak ikicilik sürecinde ikinci aşama radikal dışlamadır. Öteki hiyerarşik olarak altta konumlanıp derin bir ayrıma tabi kılınır. Kendini üstte kılarak “öteki” nin ilkelliğine, gelişmemişliğine, hiyerarşik aşağıda olma özelliklerine gönderme yapılarak kendisinin ondan radikal bir biçimde farklı olduğunu ortaya koyar. Üçüncü aşamada ise öteki bene tabi kılınarak onun tarafından sindirilir/özümsenir. Öteki üstte olanın gereksinimlerine uygun olarak tarif edilip kendi hilafına tanımlanır. Öteki’nin gerçekte bu kurguya oturup oturmaması önemli değildir. Efendi Özne’nin onu bu şekilde tanımlamasıdır önemli olan. Bunu ötekinin araçlaştırılması izler, öteki efendi benin tanımlamasına göre yeniden biçimlendirilirken onun farkı, özgüllüğü yok edilir, öteki efendi benin amaçlarına hizmet etmek için vardır. Son aşama ise homojenize edilip aynılaştırılmaktır. Öteki her tür ayrımdan farktan soyulup ortak bir kategori içine sokulur.[20]

Bu aklın emperyalizmidir. Bauman bu emperyal düşünme biçiminin rasyonel aklın müphemliği defetmek için başvurduğu bir yöntem olduğundan dem vurur. Ve bu olgunun modernlik olduğunu ifade eder.

Ekolojik emperyalizm olarak özne fikri insanın kendi ihtiyaçları için dünyaya müdahale etme hakkını tanımak üzerine kurulduğundan, insanın varlığın merkezi figürü olduğu, insanın diğer varlıklardan üstün olduğu ve bu nedenle onları kendi ihtiyaçlarına uygun bir biçimde dönüştürmeye de hakkı olduğunu savunmak üzerine kuruludur. Marksizm başından beri bu özne fikrini terk etmediğinden/terk edemediğinden ekolojiyi içselleştiremedi ve onunla ilişkisi hala araçsal. Dahası emek ontolojisinde gördüğümüz gibi Marksizm insanın doğayı dönüştürme faaliyetini onun insanlaşmasının bir parçası olarak gördüğünden ekolojik emperyalizmin bir parçasıdır. Tam da bu nedenle Marksizm Marksizm olarak kaldığı müddetçe ekolojist olamaz diyorum ve Marksizmin olsa olsa bir tür sürdürülebilir kalkınmacılık olarak çevreci olacağını söylüyorum. Nitekim Belem manifestosundan, bu manifestonun yazarlarının kitaplarından yola çıktığımızda her ikisinin de üretim fetişizminden kopamadıklarını, doğa ile insan arasındaki sürdürülebilirliği bir tür sürdürülebilir ekonomik gelişme mantığı içinde tanımlayarak, hedefe sürdürülebilir olmayan büyümeciliği nedeni ile kapitalizmi oturtmaktan öteye gidemediklerini görürüz. Bu nedenle eko-sosyalistlerin yeşil düşünceyi eleştiri nesnesi kılmadan önce anti-endüstriyalizmin basitçe endüstrileşme kaynaklı ekonomik gelişmenin reddi olmadığını anlaması ve insan doğa ikiliği ve bu ikilik üzerine bina edilmiş insan merkezciliği reddeden bir anlayışa dayandığını ve aslında modern uygarlığı hatta bir yerde uygarlığın kendisini (ilkelcilik kadar olmasa bile) sorunlaştırdığını bilerek kendi eleştirel sığlıklarını gözden geçirmeleri ekolojizmi içselleştirmeleri bakımından ilk adımdır.

Üstelik Frankfurt Okulu gibi bir mirasa sahip olmalarına rağmen, Marksistler dünyayı üretim paradigması ile açıkladıkları sürece burjuva ekonomi politiğinden kopmadıkları için onların anti-kapitalizmleri yüzeysel olmaktan öteye geçemeyecektir. Tam da bu nedenle ekolojizm ve onun bir parçası olan yeşil düşünce Marksizmden çok daha derin bir anti-kapitalizmi içerir.

Kısacası sosyalizm ile ekolojizm bir araya gelemeyecek kadar ayrı epistemolojilere, yani teorik kurgulara sahip iki ayrı düşünsel odaktır. Sosyalist çevrecilik elbette kapitalist ilerlemeciliğe, kapitalist sömürü ve tahakküme oranla daha ekoloji dostudur, bunu reddedecek değilim. Mesele bu değil, mesele eko-sosyalizm denen şeyin ekosunun ekolojik olmadığıdır. Marx’a bağlı kalındıkça ekolojist olunamaz, dahası gerçek mahiyette bir anti-kapitalizm de yapılamaz. Bu yazıda Marx’ın kapitalist ekonomizm mantığı ile ne denli örtüştüğünü yazının konu odaklanması nedeni ile yeterince ortaya koymadım, ama Marx burjuva düşüncesinde bir kopuş olmadığı gibi sosyalizm de kapitalist öğeleri aşmamış, onun bir parçası ya da uzantısı olarak özel mülkiyet yerine kamu mülkiyeti ile doğa sömürüsüne dayanan bir düzendir. Ekolojistlerin Marx’a saygı duymalarına, dahası Marksizme düşman olmamalarına rağmen ondan uzak kalmaları da onun modern paradigmanın devamı olmasındandır. Bu nedenle bir ekolojist olarak eko-Marksistlere Orhan Gencebay’ın şarkısı ile “bir araya gelemeyiz” diyerek evlilik tekliflerini reddedip, aramızdaki ilişkinin flörtten öteye geçmemesini önereceğim.

[13] Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, s:367

[12] Zeynep Gambetti, Marx ve Arendt’e Emek, Birikim

[14] Rainer Trampet, Thomas Ebermann, Ekolojik Sosyalizmin Siyasal Projesinin Temelleri, Tanıl Bora, Yeşiller ve Sosyalizm İçinde, İletişim yayınları 1989, s:157

[15] Rudolf Bahro,(1996) Nasıl Sosyalizm?, Hangi yeşil?, Niçin Tinsellik? Çev: Tanıl Bora, Ayrıntı Yayınları, s:86

[16] Jean Baudrillard (1998), Üretimin Aynası, Çev: Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yayınları. s.13

[17] Emanuel Levinas (2003), Sonsuza Tanıklık, Çev: Hakan Yücefer, Ceylan Uslu, Umut Öksuzan, Cemalettin Haşimi, Özkan Gözel, Erdem Gökyaran, Zeynep Direk, Gaye Çankaya, Melih Başaran, Medar Atıcı, Haz: Erdem Gökyaran, Zeynep Direk Metis Yayınları, İstanbul s. 116–117

[18] Wall Plumwod (2004), Feminizm ve Doğaya Hükmetmek, Çev Başak Ertür, Metis Yayınları s:71–80

[19] Mahmut Mutman (1997), Özne Bir Başka Arşiv, Toplum ve Bilim Sayı: 73, Birikim Yayınları, s:5–6

[20] Plumwod, age, s:81

Zeen is a next generation WordPress theme. It’s powerful, beautifully designed and comes with everything you need to engage your visitors and increase conversions.

Foto Galeri

Daha Fazla İçerik
Suriyeli mültecilerin çadırlarının elektriği kesild
ÇADIRDA YAŞAYAN SURİYELİ MÜLTECİLER KARANLIKTA BIRAKILDI
%d blogcu bunu beğendi: